Akay yokuşundan Bulvar’a kaya kaya inmenin tadı damağımda henüz, etrafta kimse olmasa ayaklarım üzerinde kayma çilesine katlanmaz, bir naylon poşete teslim edip içimdeki çocuğu, bir film şeridine sığdırılmış hayatımı yeniden gösterime sokardım, ama şikayetçi değilim yine de, az da olsa Trabzon mezarlık düzündeydim, daha ne olsun…
Her sokağını şairleri deli eden bakire bir beyaza teslim edişine mi, sabahın ilk ışığına düşen emekçi bir genç kızımızın umutsuz otobüs bekleyişine mi , her sabah çıtır Ankara simidiyle Sakarya’nın Bulvar girişindeki yerini alan ihtiyar simitçinin saçlarındaki aklar kolajına mı , yoksa Kızılay’ın ortasındaki insanüstü direnişleri büyülü kar yağışı altında Tarvowsky planına dönüşen Tekel işçilerinin arasına mı? Nereye koymalı kendimizi?
Bir umutsuzluğun kıyısında gezinip duruyorsanız ve eğer bu Ankara sabahına açabildiyseniz gözünüzü, ve telaşla kapatıp perdeyi hemen atabildiyseniz kendinizi bu hüzünlü masumiyetin koynuna, ne umutsuzluk kalır ne hüzün bir zaman sonra. Tek, eksilmesin yüreğinizdeki insanca aydınlık!
Kuzeyliyseniz ve Denizi kutsal bir armağan gibi içselleştirdiyseniz misal, bu muhteşem Ankara sabahına dayayıp sırtınızı kendinize bir şans vermeli ve belki hayatınızın tek şiirini yazmalısınız;
“Ölüm bana kendinden önce yalnızlığını yolladı” diyen koca şaire saygısızlık yapmadan ama…
Bir beyaza açmak gözlerin kepengini ne kadar haz veriyorsa, müjganların birleşme vakti dayattığında, bin sızı içinde salınmak sabaha dek, belki yine de, bir keyiftir. Ama bir masumiyetin bir başka masumiyetle birlikte zamanın en uygunsuzlarından birinde bir hastane Ankara'sına savrulmaları da şüphesiz, bir ceza kendine, hayata kesilmiş...İstediği kadar sevsin insan, Kerem gibi, Şirin gibi... O Ankara savruluşunda masumiyetin yanında yer alamıyorsa insan, içinde büyüyen eksiklik duygusunu bastıracak karşıdevrim kaçınılmaz demektir.
Ankara kar altında
Ve üşüyen sadece tenler değil...
Bu yazı toplam 115 defa okundu.